17 Nisan 2010 - 19:30

Salih bir hükümet aslını şu iki temele dayandıran hükümettir:

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-Salih bir hükümet aslını şu iki temele dayandıran hükümettir:

1-) Sahih bir makamdan alınan meşru Velayet

2-) Camianın saadeti için programlar hazırlama ve camianın mesalihini tahakkuk etme

Şimdi Velayet-i Fakih’in bu iki asla sahip olup olmadığını inceleyeceğiz:

Velayet-i Fakih Peygamber (s.a.v) ve masum imamların (a.s) Velayet-inin devamıdır. Müslümanlar yanında asıl Velayet makamı her şeyi yarat Yüce Allah’a (c.c) aittir. O, tüm insanların hakiki mevla ve rehberidir ve insanlar da onun kullarıdır. Bu yüzden insanlar onun emrettiği şeyleri yapmak onun alıkoyduğu şeylerden de uzak durmak zorundadırlar. Müslümanlar nazarında Yüce Allah (c.c) bu makamı Peygamberine (s.a.v) Tefviz buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim de şöyle buyruluyor: “Peygamber müminler için kendi nefislerinden daha evladır” (AHZAB 6. AYET)

Bu makam Resulullah’dan (s.a.v) sonra onun pak ve masum velileri olan Masum imamlara birbirleri ardınca verilmiştir. Elbette ki bizim konumuz. İlahi Velayet-in veya Peygamberin (s.a.v) Velayet-inin ya da masum imamların (a.s) Velayet-inin isbatı hakkında değildir. Bu konular akait kitaplarında geniş bir şekilde incelenmiştir. Burada bizi inançlar esası eksenine dayanarak Velayet-i Fakih den bahsetmek ve ebedi ve yok olmaz vahiy ve menşeine tekiye ile da Velayet-i Fakih görüşünün hakkaniyetini ispat etmektir.

Ancak ne yazık ki bu konuda bir noktayı zikretmemek bize zor gelmektedir: Şiiler Aziz Peygamber (s.a.v)’nin açık bir hüküm ile kendisinden sonraki velilerini ümmete tanıttığını iddia etmektedirler. Eğer biz bu görüşü doğru bilmezsek şunu söylemek zorundayız. “Resulullah’ın (s.a.v) dünya ve ahiret saadeti için insaniyete sunduğu nizam eksik bir nizamdır. Bu eksiklik ise ya Allah (c.c) tarafından ya da Resulullah (s.a.v)’ın hizmetteki yetersizliğinden zuhur etmiştir.” Böyle düşünmemiz ne de kötüdür. Yüce Allah ve onun pak elçisi böyle uygunsuz bir zandan uzaktır ve hiç bir Müslüman bu batıl fikri kabul etmez. Önceden de ayrıntılı bir şeklide zikrettiğimiz gibi, kesinlikle Peygamber (s.a.v)’den sonra ’i hükümetin temeli olarak şurayı muarrif etmemiştir. Bir taraftan biz biliyoruz ki beşeriyetin saadet sahiline ulaşması ve kanunların ve ilahi ahkâmın icrası ’i bir hükümetin gerçekleştirilmesinden başka bir şey ile sağlanamaz. Aynı zamanda inanıyoruz ki Yüce rehber ’i hükümet için açık hüküm veya şura dışında bir esas buyurmamıştır. Bu yüzden peygamber için vekil tayininde sarih hükmün inkârı (şuranın tayini olmayışına teveccühün ’ın veya rehberinin dini kanunların beyanında eksik davrandığı anlamına gelir. Şiiler on ikinci hak rehberin, kendi gaybeti döneminde birbiri ardınca Şii camiasının işlerini eline almaları için dört özel naibi seçtiğine inanmaktadırlar. Bu dört naib şunlardır.

a-) Osman İbn-i Said Emri

b-) Muhammed İbn-i Osman İbn-i Said

c-) Hüseyin İbn-i Ruh Nubahti

d-) Ali İbn-i Muhammed Semuri

Bu seçkin dört şahısın naiblik görevinin sona ermesinden sonra Şii rivayetlerinden aşikar olduğu üzere vekillik muayyen şartlara sahip olan fakihlere verilmiştir. Bu şartları ileriki bölümlerde inceleyeceğiz. Elbette biz hiç bir şekilde demiyoruz ki fakihler için genel Velayet-in sübu tu onları Resulullah (s.a.v) ve onun hak vekilleri ile aynı dereceye getirir ve onların Velayetleri müminlere kendilerinden daha fazladır. Zira bu manada Velayet açık hüküm vesilesi ile Peygamber (s.a.v) ve İmamlar (a.s) için sabit olmuştur. Ancak insan zihninin örfi mafahime teveccühen Velayet delillerinden anladığı şudur. Şer’i veli Velayet-i altındakilerin noksanlıkların tekmi etme hakkına sahip olur. Tüm Velayet şekillerinden örneğin babanın oğula Velayet-i veya Fakihin camiaya olan Velayet-i. vb. mesele bu durumdadır. Velayet Fakih hakkında İman Humeyni’nin beyanatlarından seçmeler:

Muayyen şartları içeren Velayet-i Fakih hakkında bazı Şii âlim ve fakihleri fetvalar vermişlerdir. Bunlar arasında Hz. İmam Humeyni “El beya” kitabında Velayet-i Fakih konusunda geniş açıklamalar da bulunmuş ve böyle bir makamı Fakih için isbat ederek bunu ’i Hükümetin teşkilinin esas temeli olarak bilmiştir. Şimdi o hazretin cümlelerinden bazılarını zikrediyoruz:  öyle bir hükümetin kurucusudur ki bu hükümet ne bir şahsın istek ve arzularının camiaya hüküm ettiği diktatörlük rejimi ve nede insanların koyduğu kanunlara dayanan ve halk arasından bir grubun görüşünün icrası sorunlu olan meşruti ve Cumhuri bir rejim ile idare edilir. i hükümet sadece vahiy ile bağlılığı olan bir nizamdır ve tüm yönleriyle ilahi kanunlardan yardım alır. Bu nizamda hiç bir yönetici kendi istediği gibi davranamaz, mutlaka tüm işlerde ’i kanunları uygulamalıdır. Hatta emir sahiplerine itaat bile bu kaideden müstesna değildir. Evet, yöneticiler muhtelif meselelerde tüm Müslümanların veya Velayet-i altındaki fertlerin hayrında olan münasıp kararlar almak hakkına sahiptirler. Bu hakkın kesinlikle başına buyruklukla bir ilgisi yoktur bu sadece ümmetin mesalihi ile mutabıktır. Bu yüzden yöneticinin fikir ve ameli tamamen mesalihle ilişkilidir…

Öyle ise i Ümmetin Veli-i Emr’i kimdir? Hak mezhep Şii esasına göre hiç şüphesiz Aziz Peygamberinden (s.a.v) sonra ümmetin rehber ve yöneticileri Hz. Emirel müminin (a.s) ve gaybet dönemi gelinceye kadar birbiri ardınca bu mesuliyeti yüklenmiş olan onun pak ve masum evlatlarıdır. O halde bu seçkin şahsiyetler emir sahipleri sayılmakta ve genel Velayet ve ilahi hilafette Resulullah’ın (s.a.v) tüm makamlarına sahiptiler. Ancak gaybet zamanında; her ne kadar Velayet ve hâkimlik emri muayyen bir şahıs için verilmemiş olsa da akli ve nakli hükme göre bu makam ’i hükümet kanun – sadece ilahi kanun - hükümetidir ve insanlar arasında ilahi adaletin sağlanmasıdır. Mecburen yönetici şahısta iki sıfat mevcut olmalıdır. Bu iki sıfat - ki kanun hükümetinin temelini teşkil eder ve hükümet o ikisi dışında bir şey ile eyniyet kazanamaz - şundan ibarettir:

1-)Kanuna olan ilim

2-)Adalet: Ancak vukuf meselesi - geniş anlamıyla - ilimden bir kısımdır ve şüphesiz bu sıfatın i camianın hâkiminde bulunması da zaruri dir. Öyle ise siz diyebilirsiniz ki vukuf özgür bir şarttır ki neticede yönetici üç asli şarta sahip olmalıdır. Velayet meselesi (gaybet zamanında) adil bir fakihe özgüdür ve sadece o ’i ümmete Velayet liyakatına sahiptir. Zira zaruretten ’i camianın hâkimi fakihlik ve adalet özelliğine sahip olmalıdır. Bu yüzden hükümetin teşkiline kıyam ve ’i siyasi nizamın kurulması adil fakihler için kefai vacip bir şekil kazanır. O halde onlardan biri bu emirin uygulanması için tevfik kazanırsa diğerleri onun emirlerini kabul etmelidirler; eğer hükümetin teşkili onların tümünün işbirliği dışında mümkün değilse bu durumda onların hep beraber bu vazifeyi yerine getirmeleri vaciptir ve eğer onlar hiç bir şekilde işi başaramazsalar makamdan düşmezler her ne kadar hükümetin kurulmasında mazur olsalar da. Tüm bu durumlarda Fakihlerden her birinin yine de Müslümanların işlerine (hududun icrası için Beytülmali kullanarak) Velayetleri vardır. Hatta hükümet gerektirirse onların canında tasarruf da bulunma hakkına dahi sahiptirler. Bu yüzden adil fakihlere vaciptir ki imkan dahilinde hududun icrasına teşebbüs de bulunsunlar ve ’i maliyatı (Sadaka, Humus, Haraç) alsınlar ve bunu ’i ümmetin mesalihi yolunda harcasınlar. Onlar tüm yönleriyle hükümet işlerinde Resulullah (s.a.v) ve masum imamların (a.s) tüm yetkilerine sahiptirler. Netice olarak adil fakih için Resulullah (s.a.v) ve masum İmamların (a.s) sahip olduğu yetkiler ve siyasi ve hükümeti makamlar sabit olmuştur. (İmam Humeyni Kitab Elbeya cilt 2, s.461–467) Okuduğunuz ibaretler Hz. İmam Humeyni’nin beyanatlarından seçmeler idi.

Her durumda eğer Velayet-i Fakih delilleri -Şii maarifi esasına göre - Kamil ve sağlam deliller iseler bu konu kendi başına Teşeyyü mezhebinin hakkaniyetine diğer bir anık olur. Zira Şiilik dışındaki mezheplerde zamanımız için ’i hükümetin temelleri hakkında ikinci bölümde batıllığını aşikâr ettiğimiz şura-i nizam dışında şer’i delillerden bir nişane bulunmamaktadır. O halde diğer ’i mezhepler hak iseler bizim ’ı noksan bilmemiz gerekir ki bu noksanlık ya Yüce Allah’tan (c.c) ya da onun Resulünden dir !!! Hâşâ - Selam Allah’a, Resule ve onun pak ailesine - Şimdi Velayet-i Fakih’in delillerini göreceğiz.

Velayet-i Fakih’in İspatı

Bu iddianın ispatı için önümüzde iki yol vardır:

Birinci yol: ’ın kat’i ahkâmının kabulü ’ın inkârı mümkün olmayan kati ahkâmının kabulü bizi Velayet-i Fakih’e götürür. Bu konunun açıklaması şu iki mevzuya teveccühe muhtaçtır.

Birinci mevzu: Gaybet zamanında mümkün olduğu kadar ’i hükümetin teşkili yolunda çalışılmalıdır. Bu mesele tabiatına en küçük bir dikkatle ele geçen açık meselelerden biridir.  Yüce Allah’ın (c.c) onun vesilesiyle ilahi risalete nihayet mührünü vurduğu en son ilahi dindir. Bu din dinlerin en iyi ve en kâmilidir ki Resulullah (s.a.v) onu Peygamberlerin fetreti hengâmesinde sunmuştur.  Fetret yani gevşeklik duraklama. Burada menzur Hz. İsa (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a.v) arasındaki Fasıladır Beşeriyet amadelik kazandığı zamanda bu kâmil dini kesp etmişti ve zamanın geçmesiyle derk ve fehim gücü insanları ona ulaştırdı. Bu amadelik ve güç bir kaç amile bağlı idi ki onlardan en önemlisi ilahi Peygamberler vesilesi ile beşeriyete sunulan ve kurucusunun risalet zemine sinin hazırlayıcısı olan ilahi dinler idi.  insanın saadet, ilerleyiş, ruhi, ilmi ve ameli rüşt için muhtaç olduğu tüm konuları kapsamaktadır. İnsan yaşamı zeminesinde konular; onun Allah ile olan bağı, içtimai ve hukuki ferdi rabıtalar vb. Bu iddianın ispatı için en iyi delil kitap, sünnet ve onlardaki ahkâma bir göz atmaktır. Bu ahkâm hakkındaki inceleme onun diğer ’i maarife nispetle daha fazla olduğunu gösterir. Pek çok hadiste bu konu şerh edilmiştir. Örneğin:

1—Kelini “Kâfi” de Ali İbn-i İbrahim’den oda, Muhammed İbn-i İsa’dan oda Yunus’tan o da Hammad’da oda İmam Ebu Abdullah Cafer İbn-i Muhammed’den (a.s) rivayet ediyor ki o hazret şöyle buyurmuşlardır: “Kitap ve Sünnette hükmü belirtilmemiş hiç bir şey yoktur” (Usul-u Kafi c.1, babier-Redal El kitab Hadis:4)

2- Mezkur kitapta Kelini kendi senetleri ile Ahmed İbn-i Muhammed o da İbn-i Fezzal’den o da Asım İbn-i Hamid’den o da Ebu Hamza Semali’den o da beşinci İmam Hz. Ebu Cafer’el- Bakır (a.s)’dan şöyle naklediyor: “Aziz Peygamber (s.a.v) son haccında halka hitaben şöyle buyurmuşlardır: Ey Müslümanlar! Allah şahit olsun ki sizi cennete yakınlaştırıp ateşten uzaklaştıracak olan ve hakkında benim beyanda bulunmadığım hiç bir şey yok. Ve sizi cehenneme yakınlaştırıp cennetten alıkoyacak ve onun hakkında sizi korkutmadığım hiç bir şey yok.” (Usul-u Kafi c.2, bab-ı Et’tae Vet’takva Hadis: 2)

Bu her iki rivayette senet yönünden sahih ve hakkında şüphe bulunmayan rivayetlerdendir. Bu konuda bunun benzeri pek çok rivayet mevcuttur. Dini bir hakikattir ki bu ihata ve şümul Allah tarafından, insanın hayatı tüm boyutlarıyla girsin ve insan bu kamil dini camiada yürütmek için hükümetten uzak kalmasın diye gönderilmiştir.

Peygamber (s.a.v) şahsen ’i hükümetin başkanlığı görevini üstlenmişti. İmam Emirel Müminin de kısa bir müddet için bu vazifeyi üstlendi. İmam Hasan Mücteba (a.s) sulh macerasından önce bu emirle görevliydi ve İmam Hüseyin (a.s) bu ilahi hükümetin sağlanması için kıyam etmişti. Elbette ki bu konunun, o hazretin öleceğine ve şahadetinin dinin ayakta durmasına yardım edeceğine olan ilmi ili bir ihtilafı yoktur. Hepsinden önemlisi Hz. Bağiyyet Allah Sahib’el-Zaman İnşallah yakında cihanı devletini kurmak hedefi ile zuhur edecektir. Bu yüzden çok açıktır ki ’ın tabiatı imkân dâhilinde ’i hükümetin teşkilini vacip bilmektedir. İmam Humeyni bu konuda şöyle buyuruyor:

“Masum rehberlerin önderi için getirdiğimiz delil, Hz. Veli-i Emr’in gaybet döneminde hükümetin teşkilinin lüzumunu gösteren delildir. Özellikle gaybet döneminin uzun olacağı – bundan Allah’a sığınırız – göz önünde bulundurularaktan. Allah hakikatlere agahtır.” (Kitab Elbeya c.2, s.461)

İkinci Mevzu: Demokrasi nizamının incelemesinde belirttiğimiz şekliyle hükümet Genel Velayet üzerine kurulur. Bu yüzden ’da kesinlikle genel Velayet vardır. Zira ümmetin saadet ve hayra ulaştırılması ’i hükümetin teşkili dışında mümkün değildir. Öyle ise eğer Velayet makamı sahibi bir kimsenin tanınması hakkında şek edersek onun kati ve müsellem misdaki ile iktifa etmemiz kafidir. Bunun açıklaması: Bir ferdin başka bir ferde olan Velayet-i evvelîye kaide ve usulünün hilafındadır (ve bu yüzden bir kimseyi Velayet sahibi olarak bilmek için onun bu makamının isbat olması gerekir) Ancak biz biliyoruz ki Velayet makamını almak için kesin ve müsellem misdak muayyen sıfatları taşıyan kimsedir. Mesela:

1— ahkâmına ilim. Bu sıfat şu manadadır ki ’i camianın Veli-i Emr’i zarureten Fakih olmalıdır.

2—Adalet

3—Güç ve liyakat

Bu iki mevzunun incelenmesinden ’i camianın Veli-i Emr’nin liyakatli adil bir Fakih olduğu açıkça görülmektedir. Bu birinci yoldandı. Ancak bu yol sahih değildir. Bunun açıklaması: Kesin ve müsellem hükmün kabulü mutasavvur durumundadır ki bir mevzu da iki büyük ve küçük mahdude hakkında tereddüt edelim öyle ki küçük mahdude büyüğün bir parçası olsun. Bu durumda diyelim ki; küçük mahdude kesin hükümdür ve mutlaka mevzuya dâhildir. Ancak eğer bir mevzu da muhtelif ve birbiri ile rabıtalı olmayan farzlar arasında tereddüt edersek artık bu farzlardan irini kesin hüküm unvanıyla kabul edemeyiz.

Bizim söz konusu ettiğimiz mevzu da bunun gibidir. Zira genel Velayet-in Fakihin elinde olmasına ihtimal verdiğimiz gibi şuna da ihtimal tabi bu kitapta zikrettiğimiz şura ve Velayet-i Fakih konularına teveccüh ederek. Hiçbir şekilde bu iki ihtimal müsavi değildir ve müellifinde belirttiği gibi tüm yollar arasında sadece Velayet-i Fakih yolu sahihtir. Her durumda bize göre Velayet-i Fakih’in ispatının birinci yolu teveccüh edilebilir güvenli bir yoldur Mütercim veriyoruz ki pek çok konu da genel Velayet ekseriyetin elinde olsun ancak bu fakihin gözetiminde idare edilsin ki fakih bunların ’i şeriat ile olan uygunluğunu denetlesin. Bu tür görüşün Fakih’in genel Velayet-inden ayrı olduğu açıktır. Böylece şunu müşahede ediyoruz ki; bazı hayati ve mühim yönlerden içtima bilir kişiler tarafından idare edilmelidir. Öyle ise bir taraftan ihtimal veriyoruz ki genel Velayet-in bu konular da Fakihler ile irtibatı vardır ve görüş sahipleri ona itimad ile eksilerin giderilmesi yolunda çalışmaktalar. Diğer bir taraftan da ihtimal veriyoruz ki bu meselelerde Velayet bilir kişilerin elinde olmalı ve onlar fakihlerle müşavere ederek nihai kararı almalılar. Sonuçta ameli netice ve harici eserler tam anlamıyla son kararı verecek olana bağlıdır. Eğer karar alacak şahıs fakih ise iş bir şekilde yürür ve eğer bu şahıs fakih değilse iş başka bir şekil kazanır.

İkinci yol: Rivayetlere dayanma

Bu konuda bir takım rivayetler mevcuttur şimdi bu rivayetleri zikrederek onlar hakkında incelemelerde bulunacağız.

Birinci rivayet: Muhtelif hadislerde bu ibaret Hz. Resulullah’tan (s.a.v) nakledilmektedir.

“Ey Allah’ım benim vekillerime rahmet et. O Hazret’ten sordular: Senin vekillerin kimlerdir? Buyurdular: Benden sonra gelip benim sözlerimi ve sünnetimi beyan edecek olan kimselerdir.” (Veasil’eş-Yia c.18, bab:8 / Müstedrek’el- Vesail sekizinci bab)

Bazı rivayetlerin devamında şöyle buyrulmakta “O zaman onları benden sonra gelecek olan halka öğretecekler” Bu rivayetlerin senet açısından eksikliği olmadığı – çünkü onun hakkında istifaze iddiası vardır - farzı sayılmaz. Zira iddiayı isbat için zikredilebilecek en iyi beyan “hilafet” kelimesinin özel anlamına dayanmaktır. Bu sözcük hadiste hiç bir şart olmasızın zikredildiği için şu neticeyi çıkarmamız mümkündür. Söz konusu kimseler Peygamber (s.a.v)’dan hilafet ihtimalî olan tüm konularda onun vekilleridir. O halde onlar mutlak bir Velayete sahiptirler. Ancak bu hadiste onun ihata ve külliyatına sebep olan hilafetin özel manası mahmule (Peygamberin halifeleri) cereyan etmemektedir. Mesela; “Zey Âlimdir” derken buradaki “âlimdir” sözünden Zeyd’in var olan her şeye alim olduğu neticesine varamayız. Veya “Filan yemek faydalıdır” cümlesi mezbur yemeğin tüm yönleriyle faydalı olduğuna delalet etmez. Öyle ise mahmulün (mesela Peygamber’in ilgilendiği kimseler) şeraiti mevzusu olan şeriatın dışındadır (mesela hilafet) ve onun şümul una neden olan mevzunun özel manası Mahmut ile irtibatlı değildir. Evet “Ateş yakıcıdır” cümlesinde bu ibaretin manası şudur: “Tüm ateş çeşitleri yakma özelliğine sahiptir” Bu konu Usul ilminde çok geniş bir biçimde açıklanmıştır. Bu nedenle bu rivayetlerden sadece hilafet icmalen istinbat edilebilir ve onun kesin hükmü ve kat’i misdaki “Talim ve İrşada Hilafet” tir. Diğer bir ibaretle Resulullah (s.a.v) haber rivayetçilerinin kıymeti, hadis naklinin değeri, irşadın ehemmiyeti ve rehberliğin beyanı makamında idi ve bu işleri kendi halifesine tabir buyurmuştu. Bahsettiklerimiz rivayetlere istidlal idi.

Neticede gördük ki hilafet sözcüğünün manası hilafetin tüm yönlerine nispette onun ihata ve şümulüne sebep olamaz. Artık benzer rivayetlerin metin, senet ve delalet açısından incelenmesine gerek görmüyoruz. Bunlar ise Resulullah (s.a.v) buyruklarını nakleden rivayetlerdir:

“Ulema Peygamberlerin varisleridir” (Usul-u Kâfi c.1, s.34 / Vesail c.18, 8. Bab Hadis.2)

“Fakihler Peygamberlerin mütmein oldukları insanlardır ta dünyaya dahil olmadıkları zamana dek” (Usul-u Kafi c.1, s.46)

Bu konuda İmam Musa İbn-i Cafer (a.s) şöyle buyuruyor: “İmanlı ve Fakih insanlar ’ın sağlam kaleleridir tıpkı şehirin etrafına çekilen sağlam duvarlar gibi” (Usul-u Kafi c.1, s.38)

     İkinci Rivayet = Tuhef’ul-Ukul adlı kitapta Hz. Hüseyin’in Hz. Ali’den naklettiği uzunca bir rivayet bulunmaktadır. Biz burada ondan bir bölümü zikrediyoruz: “Ahkam ve işlerin icrası Allah’ın helal ve haramının emini olan rabbani ulemanın elindedir” (Mestedrek el-Vesail 11. Bab) Bu cümle Abdul Vahid Amudi’nin “Gurur el Hakem ve durur el-Kelem” adlı kitabında Hz. Ali’den naklettiği rivayetten delalet açısından daha kuvvetlidir. “Ulema halkın hakimleridir” (Müstedrek el-Vesail babil Gazi sıfatı babından)  Bu Dibrat rivayette şöyle itiraz edilebilir: Bu ibarette “hakimler” sözü Mahmul değil mevzudur ve bu nedenle mevzunun manası onun mahmul için şümüluna sebep olmaz. Bu itiraz karşısında şöyle denmiştir: Konuşma sırasında kati misdak ve kesin hüküm olmazsa ve özel mana bedel nişanesi değilse ve bu mana ya tüm mısdakındaysa ve cümle bir mevzuyu değil bir hükmün beyanında ise bu durumda Arabi örf tüm misdakın şumulunu kabul eder. Cevaben deniliyor ki: Söz konusu mevzuda kesin hüküm vardır ve bu, davalarda ahkamın ve adaletin icrasıdır ki kanunların tedvini etmeyi de içine alan geniş bir daireyi kapsamaz. Muhalifler ise cevaben diyorlar ki: siz hangi delil ile kesin hükmün iddia ettikleriniz hakkında olduğunu söylüyorsunuz.

Ancak her iki rivayet senet açısından muteber değildir.

Üçüncü Rivayet = Kelini mezkur senet ile İmam Ebu Abdullah Cafer İbn-i Muhammed Sadık’dan (a.s) aşağıdaki rivayeti nakletmektedir.

“İmam Sadık’dan (a.s) sordum: Bizim ashabımızdan olan iki şahıs arasında mali meselelerde örneğin borç veya miras bir ihtilaf çıktı ve onlar hükümete bağlı olan sultan ve hakimlere rücu ettiler. Onların rucusu caiz midir? İmam buyurdular: Her kim hak veya batıl hakkında hakemlik için onlara (Gasip yönetici ve hakemlere) rücu ederse tağuta rücu etmiştir. Bu hakimlerin hükmü ile alınan mal haksız yere alınmıştır. Her ne kadar alan şahsın o mal üzerinde hakkı olsa dahi. Çünkü o, bu malı tağutun emriyle almıştır ve oysaki Allah ona nisbetle küfr emrini vermiştir.

Sordum ki: Öyle ise ne yapılmalı?

İmam buyurdular: Kendi aranıza bak ve bizim hadisimizi nakleden, helal ve haramınıza vakıf olan ve bizim ahkâmımızı tanıyan bir şâhısı seç. Onlarda bu şahsın hâkimliğine razı olsunlar ki ben böyle bir şahsı sizin için hâkim karar kıldım. Eğer o bizim ahkâmımıza göre hakemlik edipte kabul edilmezse Allah’ın hükmü hafife alınmış ve bizim hakkaniyetimiz inkâr edilmiştir ve her kim bizi inkâr ederse Allah’ı inkâr etmiştir ve böyle bir amel Allah’a şirk koşmakla aynı derce dedir” Bu rivayeti Şeyh Tusi iki senet ile nakletmiştir.

Birinci senet: Muhammed ibn-i Yahya, o da Muhammed İbn-i Hasan İbn-i Şumundan o da Muhammed ibn-i İsa’dan o da safvan İbn-i Yahya...

 Bu senet Muhammed ibn-il Hasan İbn-i Şumun’un olması sebebiyle zayıftır

İkinci Senet: Muhammed ibn-i Ali İbn-i Mahbub, Muhammed İbn-i İsa’dan o da Safvan İbn-i Yahya’dan... (Vesail c.18, Gazı sıfatından 2. Bab hadis 4, 11. Bab Hadis.1)

Şeyh Tusi’nin ikinci senedinde ve Şeyh Kelini’nin senedinde zaaf yoktur ve bu yüzden hadis sağlamdır.

 Rical ilmi âlimlerinin kitaplarında Ömer İbn-i Hanzele hakkında ki yazılar. Onun güvenilirliğinden bahsetmemektedir. Ancak senedi tam olan hadislerde Sefvan ondan hadis nakletmiştir ve safvan Şeyh Tusi’nin haklarında “onlar doğrular haricinde hadis rivayet etmezler” dediği üç kişiden biridir. Bu üç kişi şunlardır: Safvan İbn-i Yahya El-buceli, Muhammed İbn-i Ebi Emiril-Ezdi ve Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Ebi Nasr’ıl Bezanti. Aynı zamanda Safvan’ın ondan naklettiği ta Yezid İbn-i Halife’ye kadar olan sağlam senetli rivayetler mevcuttur o diyor ki: İmam Sadık’a (a.s) arz ettim: Ömer İbn-i Hanzele sizin tarafınızdan bize bir haber getirdi. İmam (a.s) buyurdular. O bize yalan isnat etmez (Vesail c.3 s.97, ve cilt.18, s.59)

Hadisin Velayet-i Fakihe delaleti konusuna gelince: Bazıları “Ben bu şahsı sizin için hâkim karar kıldım” cümlesine dayanarak diyorlar ki: “İbaretin manası Fakih ve ulemaların hâkimiyetinin şümuluna delildir.” Ancak birinci hadiste zikrettiğimiz itiraz burada da geçerlidir. Yani ibaretin manası mahmule (=Fakihler) nisbetle onun şümülunu isbat edemez ve bu ibarette kesin hüküm hadisin hususiyetlerine teveccühen, düşmanlıkların ber tarafı ve Müslümanlar arasında hâkimliktir.  Yani “dava tarafları için mercilik” sıfatı taşıyan. Hakim

Bazıları ise “Eğer o bizim ahkâmımıza göre hakemlik edipte kabul edilmezse Allah’ın hükmü hafife alınmıştır” İbaretinde Velayet-i Fakih neticesine varmışlardır. Ancak bu istidlalin hatası şuradadır: Örgen bu cümledeki failin dava taraflarını rücu ettikleri hakim olduğuna ihtimal verilmektedir.

 Bu konudaki geniş açıklama: “Onu hâkim karar kıldım” cümlesinden bir kaç sonuç çıkarılabilir. İlk olarak eğer “Hâkim” kelimesinin manasına istidlal etsek bu durumda metinde işaret ettiğimiz sorunla karşılaşırız. Yani hâkim sözcüğünü manası onun mahmule olan şümulünü isbat etmez. İkinci olarak, “Hâkim” kelimesi aslı olduğu için burada hazfedilmiştir ve aslın bir manası vardır. Yani “onu her işte hakim kıldım” derken diyebiliriz ki kelimenin manası onun tüm konulardaki şümulüne delildir. Ancak aslın muayyen bir manası olmalıdır. Aksi takdirde biz ona asil tayin edemeyiz. Üçüncü olarak, aslın hazfı onun şümulünün nişanesidir. Usul-u Fıkh ilminde sabit olmuştur ki cümlede kesin hüküm yoksa aslın hazfı serbest bırakma anlamındadır. Ancak hadisteki asli mevzuya teveccühün burada kesin hüküm vardır o da dava ve düşmanlıklarda ki hakemliktir Bu yüzden hadisin örfi mefhumu şu olur: “Hakim hakkında ihtilaf olan konuda bizim ahkamımıza dayanarak hükmeder ve kabul edilmezse ilahi emir hafife alınmıştır.”

Öyle ise bu hadisten fakihler için mutlak Velayet isbat edilemez (Mulhakat 3. Numaraya rücu ediniz)

Dördüncü rivayet = “Ekmal’ed-din ve Etmam’en Nimet” adlı kitapta Muhammed İbn-i Muhammed İbn-i Asam, Muhammed İbn-i Yakub’dan o da İshak İbn-i Yakub’dan şöyle naklediyor: “Muhammed İbn-i Osman Emriye (İmam-ı Zamanın (a.c) ikinci naibi) rica ettim ki içine bazı soruları yazdığımı bir mektubu İmam’a ulaştırsın. O bu isteğimi yerine getirdi. Sonra mevlamız Hz. Sahib’el-Zaman tarafından yazılmış bir cevap mektubu elime geçti. Bu unvan ile: Sorduğuna gelince, Allah seni hidayet etsin... Meydana gelen hadiselerde bizim hadislerimizi rivayet edenlere rücu ediniz ki onlar benim size hüccetlerimdir ve ben Allah’ın hüccetiyim”

Şeyh Tusi “El-Gaybet” adlı kitapta bu hadisi, Cafer İbn-i Muhammed İbn-i Kuluye, Ebu Falib Zerari ve diğerlerinin de olduğu bir cemaatten nakletmiştir ki onların tümü Muhammed İbn-i Yakub Kelini’den bunu rivayet etmektedirler. Tebarisi’de “El-ihticac” adlı kitapta bu hadisin bir benzerini nakletemiştir. (Vesail c.18, Gazi sıfatı babından 11. Bab 9. Hadis / İkmal’ed-din ve İtmam’en - Nimet 45. Bab s.484 / Kitab-ı El-Gaybet Tusi s.177, Necef Çapı)

Rivayetin ikinci senedi (Şeyh Tusi’nin senedi) ta İshak İbn-i Yakub’a kadar doğruluğa yakındır. Çünkü bunu Cemaat başka bir cemaatten onlarda Kelini’den nakletmişlerdir (Cemaat derken; zahiret bu cemaaten biri Şeyh Mufid’dir. zira Şeyh Tusi Cafer İbn-i Muhammed Kuluye ve Ebu Galib Zerrari’nin rivayetlerini aralarında Şeyh Mufidinde olduğu bir gruptan nakletmiştir. Diğer bir cemaat ise; Cafer İbn-i Muhammed İbn-i Kuluye ve Ebu Galib Zerrari ve diğerleri dir. El Gaybet adlı kitabın 220. Sayfasında bu hadisin senedinde “ve diğerleri” yerine Ebi Muhammed Et’telekberi yazılmıştır. Bu üç şahsiyet ise güvenilir kimselerdendir.

Rivayetin birinci senedi bu konuya takviyet kazandırır. O halde Kelini’den sadir olan rivayet güvenilir bir rivayettir. Kelini de hadisi bir vasıta ile İmam-ı Asr’a (a.s) ulaştırıyor. Bu vasıta ise cenabı İshak İbn-i Yakub’dur. Senedin tek kusuru bu şahsın isminin rical itaplarında bulunmayışıdır. Netice de bu şahıs meçhul bir şahıs sayılmaktadır. Ancak Kelini’nin ona itimad ettiğini görmekteyiz. Bu yüzden yalan veya hata ihtimali şu iki şeklide olabilir.

A-) Rivayetten sadır olan iddianın aslı yalandı

B-) Rivayetin bazı cümleleri veya husiyetleri tahrif edilmişti.

(A) Şıkkı doğruluktan çok uzaktır. Zira onun mefhumu şudur: Kelini kendi zamanında – ki henüz küçük gaybet süresi sona ermemişti – İmam-ı Zaman’a (a.c) nispet edilen sahte hükümlerden habersizdi. O bu hükümlerin sahte oldğuna hiç ihtimal vermemişti yoksa onları nakletmez di. Biz bazı araştırmalardan sonra anlıyoruz ki İmamın hüküm ve fermanları, onun (a.c) İçtima ve hükümetten gizli oluşu sebebiyle sadece naibler tarafından naklediliyordu. O dönemde takiyye o dereceye ulaşmıştı ki İmam-ı zamanın (a.c) adını anmak dahi suç olduğu için özellikle Şiiler vaciben o Hazretin ismini ağızlarına almıyorlardı. Bu nedenle halk için fermanın tanınmış ve güvenilir olmayan çehreler tarafından nakledildiği nasıl tasavvur edilebilir? Veya Kelini’nin (r.a) kendi zamanında naipleri naib olmayanlardan ayırma kudretine sahip olmadığı nasıl kabul edilebilir? Ve fermanın naipler tarafından hazırlanmış olabileceğine nasıl ihtimal verilir?

(B) Şıkkına gelince, yani hadisin nakil keyfiyetinde dikkatsizlik. Hadisin aslının iftira ve yalandan uzak olduğu ve hadisdeki hükümün İmamın (a.c) naibleri tarafından nakledildiğin kabul etmemize teveccühen naklin keyfiyetindeki dikkatsizlik iki yönden olabilir. Yani, ya nakl eden kişinin şahsi çıkarları onu bu değiştirmeye yöneltmiştir ki biz onun hakkında böyle bir ihtimali tasavvur edemeyiz veya nakleden şahsın kaydetme kudreti yoktur ve o unutkanlık şek ve tereddüt yüzünden bu meselelerin naklinde dikkatsiz davranmıştır. Bu ihtimal sadece şefahi (sözlü) rivayetlerde olabilir Ketebi (yazılı) rivayetler de değil (Mesela fermanlar) Öyle ise İshak İbn-i Yakub tarafından nakl edilen bu rivayette ne fermanın aslındane de onun bazı hususiyetlerin de hata olmadığına kesinlikle inanabiliriz. (Mulhakat Numara 4’de rücu ediniz)

    Bunlar hadisin senedi hakkındaki incelemelerdi. Ancak içerik açısından hadisin delaleti Kamil bir delalettir. Zira örf “onlar benim size hüccetlerimdir..” cümlesinden soru ve cevab makamı münasebeti ile bu mananın tam olduğunu istinbat etmektedir. Bu beyan yani İmama rücu edilmesi gereken tüm konularda halkın Ehli Beyt (a.s) hadislerini rivayet eden şahıslara müracaat etmesi. Örneğin siyasi ve içtimai konularda Zira rivayetçiler imamın halka olan hüccetleridir. Sizce bu müracaatların ilahi genel Velayet dışında bir mefhumu var mıdır? (Mulhakat Numara 5’e rücu ediniz)

Beşinci Rivayet = Kelini Kâfi’de Muhammed İbn-i Abdullah’dan (yani Himyeri) ve Muhammed İbn-i Yahya’dan (yani Attar) ve bu iki şahıs ise Abdullah İbn-i Cafer Himyeri’den naklediyorlar ki o dedi ki: “Ben Şeyh Ebu Emr’i (İmam-ı Zamanın ilk naibi olan Osman İbn-i Said Emri) ile Ahmed İbn-i İshak’ın yanandaydım. Ahmed İbn-i İshak beni, İmam Askeri’nin (a.s) vekili hakkında soru sormaya teşvik etti. Bu yüzden ona dönecek şöyle dedim “Ey emri! Senden bir mevzu hakkında soru sormak istiyorum. Ancak soracağım şey konusunda şek ve tereddüt taşımıyorum. Kıyametten kık gün önceye kadar yeryüzünün hüccetsiz kalmayacağına itikad etmekteyim. O gün gelip çattığında ilahi hüccet yeryüzünden alınacak tövbe yolu kapancak ve o günden önce iman getirmemiş veya imanı sebeiyle iyilik kesb etmemiş kimseler için artık imanın bir faydası olmayacak. Bu kimseler Allah’ın yeryüzündeki en kötü mahlûklarıdır ve kıyamet onlar için gerçekleşecektir” benim Bu itikada sahibim ancak istiyorum ki yakinim artsın. İbrahim (a.s) Allah’tan istedi ki ölülerini diriliş keyfiyetini ona göstersin Yüce Allah (c.c) şöyle buyurdu. “Kıyamete inanmıyor musun?” O arz etti: “Evet ama istiyorum ki kalbim mütmein olsun” Cenab-ı Ahmed İbn-i İshak İmam Ebul Hasan Hadi’den (a.s) (10. İmam) nakl ediyor ki ondan sordum: “Kendiişlerimde kime rücu edeyim? Dini maarifi kimden öğreneyim? Ve kimin sözünü kabul edeyim?” İmam cevaben şöyle buyurdular “Emri benim güvendiğim bir şahıstır ve bana nispetle sana söyledikleri benim tarafımdandır. O halde onun sözünü dinle ve emrini kabul et ki o güvenilir ve emin bir kimsedir” Yine Ahmed İbn-i İshak diyor ki: Bu kez bu soruyu İmam Ebu Muhammed Askeri’ye (11. İmam) yönelttim. O cevaben şöyle buyurdular: “Emri ve onun oğlu (İmam- Zamanın ikinci naib) benim güvendiğim şahıslardır. Benden size ulaştırdıklarını kesinlikle benden öğrenmiştir. Ve size söylediklerini kesinlikle benden duymuştur. O halde bu iki kişinin sözlerini dinle ve emirlerine itaat et ki onlar benim güvendiğim emin kişilerdir” Bunlar iki büyük İmamın (a.s) senin hakkındaki görüşleridir. Hemri devam etti: Ebu Emri bu sözlerimi duyduktan sonra secdeye giderek ağladı ve şöyle buyurdu: “İsteğini dile getir”

Ben dedim ki: Sen Ebu Muhammed Askeri’nin (a.s) vekilini gördün mü?

O dedi ki: Allah şahit olsun ki onu gördüm ve boynu şöyle idi (işaret ile)

Sordum ki: İmam Askeri’den geriye o oğlumu kaldı?

Cevap verdi: Evet

Dedim ki: Peki onun adı ne?

Dedi ki: Onun adını sormak sizin için hakarm. Ben bunu kendimden söylemiyorum. Zira ben helal ve haram ekme hakkına sahip değilim. Bu emir o Hazret – İmamı Asr’a -- aittir. Abbasi halifesi İmam Askeri’nin (a.s) yerine vekil bırakmadan rihlet ettiğini sanmakta. Bu yüzden onun mirasını taksim etti ve o mirasa da hiç hakkı olmayanlar dahi sahip oldular. O hazretin ailesi dağıldı ve kimsenin onlar ile aşina olmaya veya onlara bir şey vermeye cüreti yok ve çünkü onun ismi anılırsa takib ediliyor. İlahi takva yolunda ilerleyin ve bu mevzuda gizli olun” Kelini (r.a) bu hadisin naklinden sonra şöyle yazıyor “Bizim ashabımızdan biri – ki adını unuttum - benim İbn-i İshak’dan şürdu ve Ahmed aynı sözleri cevaben ona beyan etti” (Usul-u Kafi c.1, Hadis1 / Vesail c.18 / 11. Bab 4. Hadis)

Rivayetin incelenmesi:

Rivayetin senedi itibar açısından çok sağlamdır. Ancak onun delaleti bu noktaya dayanır ki biz (Ona itaat edin) ve “o ikisinin emirlerine itaat edin” kelimelerinden Emri ve oğlunun hükmettikleri şeylere itaatin vacipliğini istinbat edelim. Eğer İmam Emri ve oğluna itaat emri veriyorsa bu emir onların imamdan rivayetlerine veya onların muhtelif mevzulardaki - Fakih olmasına dayanarak - fetvasına özgü değildir. Aslında bu emir, onların - Vel-i Emr veya İmama benzeyen bir insan unvanıyla - hükmettikleri tüm konuları kapsar. Usulen hakiki itaat ahkâmda aşikâr olur rivayet ve fetvada değil. Zira rivayet eden ve fetva verenler onların itaati mehum kazanıncaya kadar emir vermezler. Oysaki hâkim - hükmedici olduğu için - kendi hükmünün uygulanmasına emir verebilir. Bu nedenle eğer imamın (a.c) “Ona itaat edin” ve “o ikisine itaat edin” demek ki kasdının sadece rivayet ve fetva hakkında olduğunu söylersek bu durumda kabul etmeliyiz ki İmam itaat sözcüğünü mecazen kullanmıştır ve bu sözcüğün tabirinde müsamaha etmiştir. Ancak bu örfte geçerli bir şey değildir. (Mulhakat Numara 6’ya müracaat ediniz)

Elbette hadisin ilk misdakı Emri ve oğludur ancak imamın fermanının tabiatı nakilde ve ahkâmın fehmin de güvenilir olan her fakihi kapsamaktadır. Burada hadislerin incelenmesi sona erdi. Gördük ki son iki hadis gaybet zamanında fakihler için genel Velayet makamını isbat etti. Şimdi diyoruz ki: Farz edelim ki bu konuda nakledilen rivayetlere kesinlikle istidlal edilemez ve onlar sened açısından zayıf. Bu durumda onun vesilesiyle Velayet-i Fakihi isbat edebileceğimiz iki yol daha vardır.

Velayet-i Fakih’in isbatı için diğer iki yol

Birinci Yol: Şüphesiz önceden beri Şii camiasının hakiki Devletinin olmadı şartlarda kendileri ile ilgili olan işleri idare etmesi için bir rehbere ihtiyacı vardır ve bu ihtiyaç daima da var olacaktır. Şii camiasında öylesine çok mevzular görülmekte ki onların uygulaması Şer’i hâkimin hükmüne muhtaçtır ve davalar ve kadılıkta Fakihin hükmünün nafiz olması müşkülatını çözümü için kafi gelmemektedir. Hatta eğer adil ve mümin bir şahıs için bazı işlerde Velayete inansak da camianın ihtiyaçları ber taraf olmamaktadır. Rivayetlerden istifade ile bu müşkülün çözümü için gösterilebilecek tek yol “Velayet-i Fakıh” veya “Hadis rivayetçilerinin Velayet-i” dir. Her ne kadar söz konusu rivayetler senet ve delalet açısından biraz şüpheli olsa da. Revai hükmün sadir olduğu zamanda rivayetin senedi hakkında bu tür tereddütler yoktu. Aynı zamanda rivayetin Velayet-i Fakih’e delalet etmesi de; Siyasi ve İçtimai şerait, o dönemde yaşayan insanların tevek kür şekli ve konunun muhtelif karineler taşıması açısından açıklığı hiç kimse için şüphe uyandırmıyordu. Hakikate önümüzde iki farz mevcuttur.

Birinci farz: Şii için Masum imamların (a.s) tealimi ışığında şu kesin bir şeydir; Gaybet ve onun benzeri zamanlarda camianın idaresi için imamlar tarafından gösterilmiş yol “Velayet-i Fakih” veya “Hadis rivayetçilerinin Velayet-i” yolu dur. Her ne kadar biz senet açısından bu rivayetlerde şüpheye düşsek ve usuli ve fıkhı kaidelerle onların kendi maksadına olan delaletini sabit edemezsekte. Bu yüzden ihtimal veriyoruz ki İshak İn-i Yakup Allah (c.c) katında seçkin bir dereceye sahipti veya ihtimal veriyoruz ki bizim nazarımızda hadisin delaleti ve ondaki manasında meydana çıkan bir gafletin neticesiydi veya bir revai hükümün onda beyan olduğu bir zamanın siyasi, fikri ve içtimai durumunu ve onunla ilgili karineleri bir kez daha tanıyamayız.

İkinci farz: Şiiler açısından Velayet-i Fakih yolu kabul edilmemektedir ve Eimme’nin (a.s) tealiminden böyle bir nizamın iddia edilmesi yanlıştır.

Şüphesiz ki ikinci farz yanlıştır. Zira eğer hakikat bu olsaydı zaruretin Şiiler tarafından gaybet döneminin gelmesinden önce veya küçük gaybet döneminde hesebiye  işleri ve Veli-i Emr’in müdahalesine ihtiyaç duyulan ahkam hakkında dinin öderlerine sorular yöneltilmeliydi.  Hesebiye işleri, mesela kendilerinden bir haber alınamayan kimselerin malları veya velileri olmayan çocukların malları hakkındaki işlemler

Bu konu şu manada dır: Biz kendi hadislerimizde Eimme’nin ki bu cevaplarda müşkülatların ber tarafı için Velayet-i Fakih dışında yollar gösterilmiş olsun Eğer böyle cevaplar mevcut olsaydı en azından onlardan bazıları senet ve delalet açısından zayıf olarak dahi bize ulaşırdı ya da bazı büyük fakihler fetvalarında bu cevaplardan bahsederlerdi. Oysaki onları kitaplarında da Velayet-i Fakih dışında bir nişane bulunmamaktadır. O halde ikinci farzın batıl olduğu aşikâr olmakta ve netice de birinci farzın sahihliği ortaya çıkmaktadır.

İkinci yol: Velayet-i Fakih icmali bir şekilde sabit olmuştur. Mesela; Hanzele bu konuyu beyan etmektedir. (Velayet-i Fakih hakkındaki beş hadisten üçüncü hadisde)

Aynı zamanda Fetva taklid babında fakih Velayet makamına sahiptir ki bu konu taklidin delilleri ile ispatlanmıştır. Bu kadarı onu Vel-i Emr olarak tanımamız için kâfidir. Elbette bu makam, imamın (a.s) gaybet döneminde ve onun tarafından atanmış naibin olmadığında fakih için sabit olur. O halde Fakih Veli-i Emr olarak anılabilir. “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de” (Nisa 59. Ayet) ayeti de onu doğrular. Buradan fakih için genel Velayet sonucunu varılır. (Mulhakat Numara 7’ye rücu ediniz)

İki yolun birleştirilmesi

Burada bu iki yolu birleştirerek onları tek mesela halinde arz etmemiz mümkündür öyleki bu iki yoldan etsin Açıklama: İkinci yolda şu noksanlık mevcuttur; Biz yalnızca fetva verme ve hakemlik mamanın fakih için sabit olmasıyla onu “Emir sahipleri” nin mısdakından bilemeyiz. Ancak birinci yol – ileride işare edeceğimiz sorun haricinde - fakih için hâkimiyet dairesinin genişlemesine neden olur. O halde bu geniş daireyi fetva verme ve hakemlik makamı dairesi ile birleştirirsek fakihe Velayet-i Emr unvanının doğrulanması için o ikisinin birleştirilmesinin Kâfi olmasında bir sorun kalmaz.

Unutmamalıyız ki biz gaybet döneminde yaşıyoruz ve o hazret için bir naibte tanımıyoruz. Böylece ayet-i Şerifenin (nisa 59) manası muayyen şartlara sahip fakihleri de kapsar. Ama, birinci rivayetin eksikliği şudur: Burada biz hiç bir şekilde lafzi delaletlere – Ayet ve Rivayetler - ve onların manalarına istinad etmedik. Bu yüzden bazı konularda mana ile ber taraf olmayan şek ve tereddütlerin yerinde kalması mümkündür. Ancak Nisa 59. Ayet ile bunu birleştirirsek bu eksiklik bertaraf olur böylece lâfzî manaya dayanabiliriz.

Devam edecek...

 ABNA.İR

Ekler